|
Dünyada yaşanan küreselleşme süreci, ülke sağlik
sistemlerinde yaşanan problemler(örneğin uzun
bekleme listeleri, yükselen maliyetler ve
hizmetlerde kalite problemleri gibi),
tüketicilerin bilinçlenmesi ve Avrupa Birliği (AB)
gibi dinamiklerin bir sonucu olarak hızlabüyüyen
bir sektor olan sağlık turizmi çok genel anlamda
hem tatil hem tedavi unsurlarınıiçeren bir kavram.
Bu iki unsuru bir arada barındırma açısından
Türkiye eşsiz bir konuma sahiptir. Ancak bu eşsiz
konumunu etkili biçimde kullanma konusunda şu ana
kadar başarılıolduğu söylenemez. Günümüzde dünya
saglik turizminden en büyük payı alan ülkelerin
başında Hindistan gelmektedir. Her yıl yaklaşık
olarak Hindistan’a 150.000 medikal turist
gitmektedir. Hindistan sağlık sektöründe her yıl
%30’luk bir büyüme olduğu kaydedilmekte ve
2012yılında yıllık sağlık turizm gelirinin 1.2
milyar pound olması beklenmektedir.
Bupopülaritenin temel nedeni bu turizm
potansiyelini önce görmeleri, düşük
maliyetleçalışmaları ve iyi tanıtım yapmalarıdır.
Ayirca Hindistan’ın son yıllarda genel
olarakekonomik anlamda göstermiş olduğu kayda
değer gelişmeyi de göz ardı etmemek gerekir.
Kapitalist dünyaya hızla uyum sağlamaya çalışan
doğu Avrupa ülkeleri de özellikle düşükişçilik
maliyetleri ve AB üyeliği avantajını kullanarak
sağlık turizmi pastasından önemli bir pay almaya
başlamışlardır. Özellikle, Türklerin bile ilk
aklına gelen ülke olan Macaristan sadece diş
tedavisinden elde ettiği yıllık 2 milyon dolarlık
girdi ile yıldızı parlayan ülkeler arasında yer
almaktadır. Bunun yanisira, Belçika da özellikle
estetik cerrahi ve obezite tedavisi konularında
çok ciddi bir sektör payı elde etmiş durumdadır.
Başta da belirttiğimiz gibi Türkiye sahip olduğu
sağlık turizmi potansiyelini iyideğerlendir(e)memektedir.
Çok genel olarak belirtmek gerekirse, sağlık
turizmi işini etkili ve verimli bir biçimde
gerçekleştirebilmek için temelde üç unsurun
varlığına ihtiyac duyulmaktadir. Bu üç unsurun
varlığı, uyumu ve işletilmesi var olan
potansiyelin etkili kullanımını da beraberinde
getirmektedir. Bu unsurlardan birisi turizm
olanakları (iklim,doğa, tarih, vs), diğeri sağlık
hizmetleri olanakları (hastaneler, personel,
teknolojik imkanlar, uzmanlıklar, uygun fiyatlar,
şifalı sular vs) ve üçüncüsü de tüketici ile
sağlık turizmisektörünü buluşturacak profesyonel
organizasyonların varlığı. Son aylarda özellikle
de AB adaylığı ve 3 Ekim 2005 tarihinde de
müzakere tarihininalınması ile birlikte AB
ülkelerindeki hasta potansiyelini değerlendirmek
isteyen Türk sağlık turizm sektöründe bir
kıpırdanma yaşanmaya başlamıştır. Ancak sektörün
var olanpotansiyelini iyi bir şekilde
değerlendirmek için henüz organize olmadığı
belirtilebilir. Bunun temel nedeni de bize göre
yukarıda belirttiğimiz üçüncü unsurun, yani
müşteri ile sektörü buluşturacak profesyonel
organizasyonların yeterli sayida olmamasidir. Bu
organizasyon sektörünün yetersizliği Türkiye’deki
kimi hastanelerin işin turizm ve organizasyon
kısmını da üstlenmeye girişmelerine yol açmıştır.
Ancak bu organizasyon ayrı bir profesyonellik
gerektirdiğinden şu ana kadar tam anlamı ile
başarılı oldukları söylenemez. Diğer ilk iki
unsurbakimindan Türkiye’nin iyi konumda olduğu
belirtilebilir. 1.000’nin üzerinde kaplıcası,
önemli bir seviyeye ulaşmış turizm yatak
kapasitesi ve en önemlisi de dünya standartlarında
ve hatta bazı durumlarda dünya standartlarının da
üzerinde sağlık hizmetleri olanakları ile çok iyi
bir potansiyele sahiptir. Türkiye’nin katılım
müzakereleri yürüttüğü (henüz fiili olarak
başlamasa da, çünkü şu aşamada tarama süreci devam
etmektedir) ve sağlık turizmi açısından önemli bir
potansiyel müşteri olarak gördüğü AB’de görülen
sağlık turizmi pratiğini üç ana başlıkta vermek
mümkün. 1) AB mevzuatı kapsamında ortaya çıkan
serbest dolaşım, 2) ülkeler arası ikili anlaşmalar
kapsamındaki hasta akışı ve 3) ülkelerin sosyal
güvenlik sistemlerininkarşılamadığı ancak özel
sigorta veya kendi ceplerinden odeyerek sağlık
turizmindenfaydalanmak isteyen bireylerin
girişimleri. Burada bir hususu belirtmek gerekirse
AB’de hastaların serbest dolaşım hakkı olmasına
karşılık bu hakkın çok yaygın bir şekilde
kullanıldığı da söylenemez. Bunun temelinde lisan
engeli, dışarıda sunulan sağlık hizmetleri
hakkında bilgi eksikliği, sağlık sistemlerinin
farklılığı, bürokrasi, kültür farklılığı, seyahat
ve zamanın maliyeti, profesyonel aracı kurumlardan
hizmet alın(a)maması, vb gerekçeler olduğu
belirtilebilir. Kısacası hasta ile hizmet
sunucularını bir araya getirecek profesyonel kurum
eksikliği ve var olanların da etkili bir şekilde
kullanılmaması sözkonusudur. Bir önceki paragrafta
belirtilen AB mevzuatı (Roma Antlaşması)
kapsamında ortaya çıkanserbest dolaşım pratiğini
biraz açmak gerekirse öncelikle şunu belirtmek
gerekir ki, AB serbest dolaşım üzerine kurulmuş
bir oluşumdur. Bu serbest dolaşımın dört
ayağıbulunmaktadir: Malların, kişilerin,
hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı. Bu
dört serbest dolaşım hakkı ancak kamu güvenliği ve
sağlığı gerekçesi ile sınırlandırılabilmektedir.Bu
çerçevede ele alındığında kişilerin serbest
dolaşımı hakkının uygulama alanlarından birisi de
hastaların serbest dolaşımıdir. AB’de hastaların
serbest dolaşımı hakkı başlangıçta
RomaAntlaşması’na dayalı olarak çıkarılan 1408/71
ve 574/72 sayılı Tüzüklerce düzenlenmekteolup
temelde üç programdan oluşmaktaydı: “E111” seri
numaralı program, AB vatandaşlarının başka AB
üyesi ülkeyi ziyaretleri sırasında acil bakımı
gerektiren durumlarda kullanmaları gereken
programdır. “E112” programı başka üye ülkelerden
planlanmış sağlık hizmetleri almak için kullanılır
(önceden izin almak koşulu vardır). “E106”
programı ise sınırlar arasında seyahat ederek
çalışanların yararlanıp kullanabilecekleri bir
programdır. Ancak 1 Haziran 2004 tarihi itbariyle
“E111” formunun yerini “Avrupa Sağlık
SigortasıKartı” almıştır. Bu kart Avrupa Ekonomik
Alanı (AB, Norveç, İzlanda ve Liechtenstein) ve
İsviçre’ye yapılan turistik ve iş amaçlı gezilerde
bu gruba giren ülke vatandaşlarınca yanlarında
bulundurmaları, herhangi bir sağlık ihtiyacı
durumunda bulundukları ülkeninsağlık
hizmetlerinden yararlanabilmeleri için gereklidir.
Ancak AB’de sınırötesi sağlık hizmetlerine
erişmede tüzüklerle sağlanan yasal çerçeveyeek
olarak ilki 1998 yılında olmak üzere daha sonraki
yıllarda AAD’nin aldığı kararlarla (AAD
içtihatları) birlikte yeni bir durum ortaya
çıkmıştır. Bu durum AAD’nin aldığı kararlar sonucu
oluşan fiili durum çerçevesi olarak ele alınabilir
ve temel gerekçesini de daha önce de
sozunuettigimizgibi AB’nintemel unsurlarından
birisi olan serbestdolaşımın engellenemeyeceğinden
almaktadır. AAD’nin Kohll ve Decker kararları,
Lüksemburg sosyal güvenlik sistemi kapsamında
sigortalı olan Lüksemburg vatandaşı iki kişi ile
ilgilidir. Raymond Kohll Almanya’dan diş tedavisi
almış, Lüksemburg’da gözlük reçetesi verilen
Decker ise gözlüğünü Belçika’dan satın almıştır.
Adı geçen mal ve hizmetleri dışarıdan almak için
öncedenLüksemburg sigorta fonundan (Caisse de
Maladie) izin almamalarına rağmen Kohll veDecker
aldıkları bu mal ve hizmetlerin bedellerinin
Lüksemburg sağlık sigortası fonutarafından geri
ödenmesini talep etmişlerdir. Decker, Belçika’dan
gözlük almak için,Lüksemburg yasalarının /
düzenlemelerinin gerektirdiği üzere önceden izin
almamıştır.Kohll ise önceden izin almak için
başvuruda bulunmuş ancak bu talebi, Almanya’dan
alacak diş(çilik) tedavisinin acil olmadığı
gerekçesiyle reddedilmiş ve bu
yüzdenLüksemburg’dan diş tedavisini alması
gerektiğini bildirmiştir. Kohll “önceden izin
almaprosedürü”nün başka bir AB üyesi ülkeden
hizmet satınalınmasını sınırladığını ve
bundandolayı da AT Anlaşmasının 49. ve 50.
maddelerini ihlal ettiğini iddia etmiştir. Decker
ise, önceden izin alma prosedürünün AB içerisinde
malların serbest dolaşımınısınırlandırdığını ve
bundan dolayı AT Anlaşmasının 28. maddesini ihlal
ettiğinibelirtmiştir. Her iki durumda da AAD,
bireylerin (Kohll ve Decker) taleplerini, mal ve
hizmetlerin serbest dolaşımını düzenleyen AB
Antlaşma hükümleri çerçevesinde değerlendirmiş ve
haklı bulmuş ve kişiler lehinde karar vermiştir.
AAD, üye ülkelerin sosyal güvenlik sistemlerini
organize etmekten sorumlu olduğunu ancak malların
(Decker davası) ve hizmetlerin (Kohll davası)
serbest dolaşım olanaklarını da oluşturmak
durumunda olduklarını karara bağlamıştır
(Yıldırım, 2004). Bu açıdan bakıldığında, mevcut
durumda Türkiye’nin AB mevzuatının gerektirdiği
hastaların serbest dolaşımı hakkı ile doğan sağlık
turizmi potansiyelinden faydalanmasımümkün
görünmemektedir. Bunun temelde iki nedeni var:
Birincisi Türkiye henüz AB üyesi bir ülke değil.
İkincisi de AB mevzuatı çerçevesinde doğan
hastaların serbest dolaşımı hakkıçok yaygın bir
biçimde kullanılmamaktadır. Ancak diğer iki sağlık
turizmi pratiğinden yüksekdüzeyde pay alabilmek
için Türkiye yüksek bir potansiyele sahiptir. Bu
payı alabilmesi debirkaç koşulu yerine getirmesine
bağlı olacaktır: Devletin kolaylıklar getirmesi ve
desteksağlaması gerekir (özel sektöre yatırım
teşviki, tanıtım, vize kolaylıkları vs), başta
özel sektörolmak üzere sektörün birlikte tanıtım
kapmanyaları organize etmesi gerekir. Üçüncüsü
vebelki de en önemlisi profesyonel aracı
kurumlarla işbirliği yapılması gerekmektedir.
Mevcut durumda Türkiye dünya sağlık turizmi
pastasından çok az da olsa (kaplıca, estetikve göz
alanları başta olmak uzere) pay almaktadır. Ancak
bu payın rakamsal büyüklüğü konusunda elimizde
sağlıklı bir veri maalesef bulunmamakta. Kaynak
ülkeler arasında Türknüfusunun yoğun olarak
yaşadığı Almanya ve Hollanda başı çekmektedir. Son
bir yılda Hollanda, Almanya ve İsviçre’den sağlık
kuruluşlarının ve doktorların Türkiye’deki özel
hastanelerle işbirliği yaptıkları bilinmektedir.
Türkiye’nin sağlık turizmi konusunda rekabetçi
üstünlüğünün unsurları olarak; hastanelerin
altyapıları ve donanımlarının yüksek kalitesi,
başta hekimler olmak üzere sağlık hizmet
sunucularının eğitim ve deneyim seviyesinin Avrupa
standartlarında olması, diğerülkelere nazaran
sunduğu fiyat avantajları, ozellikle bulunduğu
coğrafi konum itibariyle sahip olduğu eşsiz doğal
ve tarihi zenginlikleri ve uygun iklim koşulları
ile birleşen kaliteli turizm işletmeciliği ve
dünyaca bilinen Türk konukseverliği verilebilir.
Buna karşılık yukarıda satır aralarında da
belirtildiği gibi Türkiye’nin bazı zayıf tarafları
da var: Sektör kendi içinde organize değil.
Profesyonel aracı kurumlar yok. Türkiye’nin sahip
olduğu kaynaklar veavantajlar etkili olarak
tanıtilmiyor. Özellikle İngiltere ve Fransa gibi
ülkelerde Türkiyeimajının negatif oluşu önemli bir
engel teskil etmektedir. Türkiye’ye sağlık turizmi
için yoğunlukla Almanya ve Hollanda gibi Türk
nüfusun yoğunolduğu Avrupa ülkelerinden müsteri
gelmektedir ve var olan bir kaç aracı kurum bu
ülkelerde konuşlanmıştır. Özellikle iyi bir pazar
olduğu düşünülen İngiltere’de bu hizmeti vermek
üzere kurulmuş bir tane şirket vardır (Travel to
Cure) ve henüz Türk sağlık kuruluşlarının bu pazar
girmek için bir girisimleri de mevcut değildir.
Bunda da en önemli etken buradaki Türk nüfusun
sayı olarak daha az olması ve bu işi üstlenecek
niteliğe sahip yeterli sayıda girişimcinin
bulunmamasıdır. Kaplıca kaynakları açısından
dünyadaki en zengin 3 ülke arasında yer alan
Türkiye ne yazık ki bu kaynağını yine profesyonel
olmayan işletmeler nedeni ile iyi
değerlendirememektedir. Dünyaca bilinen bazı
kaplıcalarımızın peofesyonel web siteleri yok,
fiyat almak çok zor, karşınıza çıkan kişiler
müşteri odaklı değil ve çoğu yabancı dil bilmiyor.
İşin uzmanı olmayan kişilerin bu işi yapmaya devam
etmesi ve teknik alanda uzman olankişilerin
işletmeyi de üstlenmeye kalkması en önemli olumsuz
unsurlardır. Kaplıca potansiyelini keşfetmiş olan
bazı yabancılar amatör işletmelerle uğraşmak
yerine kendiişletmelerini kurmaya başlamıştır.
Örneğin bir İngiliz grup Pamukkale’de kaplıca
satın almıştir.
Almanya’dan her yıl 4 milyon, İngiltere’den de her
yıl 1 milyon turistin Türkiye’ye tatilegittiğini
ve son yıllarda bu ülke vatandaşlarının Türkiye’de
yoğun olarak emlak aldığını göz önüne alırsak
potansiyel daha iyi ortaya cıkar. Bu veriler bize
aynı zamanda “bu kadar ziyaretçiye rağmen neden
Türkiye hala bu kadar olumsuz bir imaja sahip?”
sorusunu da sordurmalıdır. Gurbetçi
vatandaşlarımızın bu tanıtımda ne kadar etkili
olduklarını tekrar hatırlatmakta fayda var.
Olumsuz bir etki de bu işi amatörce yapmaya
çalışanların mutsuz ettiği müşterler.Profesyonel
olmayan kişi ve kurumların henüz gelişmekte olan
bu sektöre verdiği ve vereceği zarar tamiri pahalı
ve çok zaman alan bir zarar olacaktır. Hali
hazırda olumlu olmayanTürkiye imajına vurulacak
her darbe büyük bir sektörü yaralayacak nitelikte
olacaktır. Buradan da net olarak anlaşılacağı
üzere Turkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, ilgili
kurumların ve yurt dışında yaşayan vatandaşların
Türkiye’deki modern saglık kurum ve hizmetlerinin
tanıtımını yapmaları büyük önem taşımaktadır.
Özetle belirtmek gerekirse, Türkiye genelde dünya
ve özelde de Avrupa sağlık turizmi pastasından
(giderek büyüyen) pay almak konusunda önemli bir
potansiyele sahiptir. Ancak bu potansiyeli efektif
talebe dönüştürmek için de sağlık sektörüne,
turizm sektörüne, profesyonel aracı kurumlara,
devlete ve tabiki her Türk vatandaşına çok büyük
görevler düşmektedir. İşin püf noktası ise el ele
verip “sinerji yaratmak”tir. “Zaman rekabet
değil,işbirliği zamanıdır”. Kaynaklar Yıldırım,
H.H. Avrupa Birliği Sağlık Politikaları ve Avrupa
Birliği’ne Üye ve Aday Ülke Sağlık Sistemlerinin
Karşılaştırmalı Teknik Verimlilik Analizi: Veri
Zarflama Analizine Dayalı Bir Uygulama. Hacettepe
Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitütü (YayımlanmamışDoktora
Tezi), 2004 |